Ana Sayfa Seyahat Notları Rishikesh

Rishikesh

Dharamsala'dan akşam sekiz gibi otobüs kalktıktan sonra sokaklardan, girdiği mahalle aralarından yolcu toplamaya başladı önce. 'Bütün yol boyunca böyle mi devam edecek?' diye düşünmeden edemiyor insan, çünkü yol az buz değil, onaltı saatten fazla. Yerim de, şoförün hemen arkası. Neyse ki bir saate yakın dolaşıp otobüsü doldurduktan sonra yukarılardan aşağılara doğru kıvrımlı virajlardan inmeye başladık.

Sabah ortalık aydınlanınca yol da daha düzleşiyor. Etraf yemyeşil, bir metrekare bos alan yok. İlk defa gördüğüm çeşit çeşit ağaçlar, büyük yapraklı, ince uzun, büyük gövdeli, dalları yukarıdan aşağıya sarkan.. Köylerin, kurumuş nehir yataklarının, maymun kolonilerinin, ormanların arasından geçerek ilerliyoruz.

Yol kenarındaki köylerde Şiva ve maymun tanrı Hanuman'a adanmış irili ufaklı tapınaklar göze çarpıyor. Şiva, yok edici ve yeniden yaratıcı tanrı, çok da popüler buralarda.

Okuz Nandi'yi araç olarak kullanıyor, ki bu da Hintlilerin öküzlere gösterdikleri saygının bir sebebi. Şiva, hayati boyunca Himalaya'larda yaşamış ve çok miktarda esrar kullanmış. İki kaşının arasında taşıdığı üçüncü bir göz nedenliyle üç çatallı bir mızrakla birlikte tasvir ediliyor. Shiva, ayni zamanda kozmik dansı ile bütün evreni yaratan ve titreştiren dansçı Nataraja olarak da biliniyormuş.

Hanuman ise, Ramayana destanında maymun ordularının generali olarak, şeytanlara karsı verdiği savaşta Rama’nın müttefiki olarak yer alıyor.

Öğlen civarı otobüs Dehra Dun'a vardığında Rishikesh için otobüs bakmaya başladık. İki İsrailli turist, Almanyalı Pinar ve onun iki arkadaşı ile toplam altı kişiyiz. Ergimiz toplanan cip taksicilerle pazarlık ettiğimizde, bize iki fiyat soyluyorlar. 'Rishikesh 7 kilometre, 25 rupi' dedikten sonra başka bir yerin adını söyleyip altı yüz rupi istiyorlar. Rishikesh ‘in buradan 40-45 km kadar uzakta olduğunu biliyorum, o yüzden taksicileri birikip Rishikesh'e dolmuşla gitmeye karar verdim. İndikten sonra bir ortak rikşa çevirip, asil gideceğimiz yer olan Laxman Jhula'a varmamız fazla uzun zaman almıyor.

Laxman Jhula, Ganj nehrinin doğduğu yer. üç yüz kilometre öteden, Himalaya'lardan doğup gelen irili ufaklı kollar burada birleşip Ganj olarak yoluna devam ediyor. Burası Hintlilerce kutsal sayılan bir yer, pek çok aşram ve yoga merkezine de ev sahipliği yapıyor. Aşram, yatılı olarak kalınan ve yoga-meditasyon seanslarının yapıldığı ortamlar. Buranın asıl ünlenmesi ve tanınması ise Osho ile başlıyor.

Hotele yerleştikten sonra, Ganj boyunca ilerleyip her akşam yapılan ayinin olduğu yere doğru yokuş aşağı yürüdüm. Yolda Akira adında bir Japon’la muhabbet ediyoruz. Kendisi müzisyenmiş, seremoni sırasındaki sesleri kaydedecekmiş. Ayinin yapıldığı yer, nehrin her iki yakasını birbirine bağlayan köprünün hemen yakınlarında ancak biz hotelden köprüye gelene kadar 45 dakikalık ayin de bitmek üzereydi. Yarın akşam tekrar gelmek üzere etrafı dolaşıp geri dondum.

Sabah, Laxman Jhula'yi dolaşmaya çıktım. Pek çok aşram, guruların özel evleri nehir kenarınca devam ediyor, ayrıca guruların resimlerinin de olduğu ilahi huzur vadeden ilanlar her tarafa yapıştırılmış. Köprünün civarındaki hediyelik eşya, yoga kitapları, incik boncuk satan dükkânları, dilencileri, sadhulari geçip karşı tarafa yöneldim. Ganj, oldukça debili, yoğun akıyor ve hızlı. Sanki acelesi varmış gibi.

Nehrin kıyısından pek çok ghat - merdiven - ile nehre iniliyor. Bir iki aşram'a göz gezdirdikten sonra topluca ilahilerin okunduğu bir tanesine girdim.

Aşramin etrafı göz göz ufak odalarla çevrili. Hacılar buralarda kalıyor. Avluda kadınlı-erkekli yaklaşık bin kadar kişi yere, kumlara bağdaş kurmuş, ellerindeki kitaplardan ilahi okuyorlardı. Aralarında çocuklar ve gençler de var. İlerideki bir platformda, bir tabla, adını bilmediğim akordeon tarzı bir org ve yine adını bilmediğim tefe benzer ses çıkaran bir çalgı aletiyle bir grup ilahileri yüksek sesle yönlendiriyor. Resim çekmek buralarda yasak. Bir tanesine yaklaşıp okuduklarının ne olduğunu sordum. 'Shree Ramcharit Manas' mis. Kitabin başındaki resimleri de gösteriyor. Hinduizm mitoloji ile çok içli dişli bir din gibi gözüküyor, bu yönüyle antik Yunan’ı anımsatıyor.

Nehrin diğer yakasında sadhular ve dilenciler avradında yürürken batılı bir sadhu ile tanıştım. Rus’muş. Adını sorduğumda asıl değil, sadhu olan adını söyledi; Ranganath Giri. Burada biraz kaldıktan sonra, Himalayaların eteklerine, yiyeceğin bile az olduğu yerlere gidecekmiş. Buradaki sadhu olarak dilenenlerin aslında sadhu olmadıklarını, aralarında kanun kaçaklarının da bulunduğunu, gerçek sadhularin bir şeyi sizden kolay kabul etmediklerini söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra 'Selametle' deyip yanından ayrıldım.

Ayin, akşam gün batimi ile başlıyor. Ayinin yapıldığı yere ayakkabı ile girmek yasak. Yaklaşık 50-60 kişilik çoğu genç, turuncu renkli kumaşlar içinde koro halinde sürekli ilahiler soyluyorlar. Nehrin hemen kıyısında, suyun da ıslattığı yerde, altın renkli kaplar içinde ateşler yakılmış. Bazı Hint kadınları, bir kap içine çiçekler ve yaktıkları tütsüleri nehre birikiyorlar. Ayinin sonuna doğru, ateşlerin bulunduğu kaplar insanlar arasında dolaştırılıyor, Hintliler de ellerini ateşe yaklaştırdıktan sonra yüzlerine, gözlerine sürüyorlar.

40-45 dakikalık ayinin ardından ellerini açıp dua ettiklerinde hava iyice karar misti. Hotelin oraya kadar yürümeye karar verdim. Sokak lambalarının olmadığı koyu karanlıkta, yanımdan gecen Hintlilerin siluetleri zar zor belli oluyordu.


Seyahat

Yolculuk öncesi herhangi bir fotoğrafçılık kursuna gitme imkanım olmadı, hatta daha öncesinden fotoğraf makinesini da pek kullanmadım. Yine de bir fotoğrafçılık kursuna gitmek gerekiyor, özellikle de portre çekimleri için.