Ana Sayfa Seyahat Notları İsfahan

İsfahan

Tahran'dan güneye, İsfahan'a giderken, otobüs Kum ve Kaşhan'dan geçiyor ama arada başka köyler, kasabalar yok, alabildiğine çorak topraklar..

Kum kenti, İmam Humeyni ile birlikte anılan bir yer, burada dini çalışmalarını yapmış. Uzaktan mavi çinili, cifte minareli cami göze çarpıyor. Yedi saatlik yolculuğun ardından Isfahan'a vardım.

Hotel amir kabir'e yerleşmenin ardından vakit kaybetmeden şehri turlamaya başlıyorum. Isfahan, istiridyedeki bir inci gibi duruyor, göz alıcı. Evler en fazla iki-üç katli, sokaklar ve caddeler bol ağaçlıklı. Yollar ile kaldırım arasındaki oluklardan günün belli saatlerinde akan temiz sular hem sokakta serinlik sağlıyor ve hem de yolun tozunu alıyormuş.

İranlılar, 'Nisf-i cihan' diyorlar Isfahan için, yani cihanın yarısı. Bu eski başkentin tarihi Sasanilere kadar gidiyormuş, kitapta yazdığına göre. Selçuklu dönemi, ardından Moğol istilası - ki öldürülen yetmiş bin kişinin kafataslarından minareler yapılmış - ve sonra Şah Abbas dönemi... Meydan ve etrafındaki cami ve saraylar da Şah Abbas döneminden kalma.

İmam Humeyni meydanına ilk adımımı attığımda İran’da olduğuma inanamadım. Acem diyarında değil de Bin Bir Gece masallarında gibi hissediyor insan. Meydanı çepeçevre saran dükkânlar ister istemez insana zaman duygusunu kaybettiriyor. Meydan, sadece İran’ın değil dünyanın sayılı büyük meydanlarından. İmam meydanı da deniyor ya da rejime muhalif olanlar tarafından söylenen 'Naks-i cihan'. Meydana kısa bir göz attıktan sonra dükkânları dolaşmaya başladım. Gümüş işlemeciler, altıncılar, çiniciler, baharatçılar, minyatürcüler, ayakkabıcılar, mineciler... Meydanda yer alan Ali Ghapu sarayından etraf daha da güzel gözüküyor. Ardından Mescid-i İmam, önceki adi ile Sah cami. Çinileri, desenleri başka güzel. Buraya gelenlerin yaptığı gibi, 54 metrelik büyük kubbenin tam altındaki işaretli taşlara ayaklarımı vurdum. Sesin kulağa gelen yansıması gerçekten de ilginç. Ve ardından Mescid-i Lütfullah, Şah’ın kayınpederinin adına yaptırılmış olan cami, diğer adıyla 'kadınlar cami'. Yalnız bu caminin minareleri yok ve tam karsısında yer alan Ali Alpu’ya, kadın saray eşrafının halka görünmeden camiye gelmesi için yapılan bir gizli geçitle bağlı imiş.

Meydanın ardından Zayande ırmağını bilezik gibi saran köprüleri görmeye yola koyuldum. Si-o-see, Firdevsi, Chubi ve Khaju köprülerini gezdim, araları çok yakın değil ama olsun, ben yine de yürüyorum. Si-o-see, adını 33 olan kemer sayısından alıyor. Köprünün ayaklarında nehrin iki yakasını birbirine bağlayan taş bloklar düzgün ve yatay bir şekilde yer alıyor. Bütün gün yürümekten ayaklarım şişmiş, hemen ayakkabıları çıkarıp nehrin karsı kıyısına kadar suyun içinde yürüdüm. Burada, su üzerinde bir çayhane var. Kendime çay söyleyip manzarayı seyre daldım.

Ertesi gün beni bir sürpriz bekliyordu. Kaldığım hotelde Zafer Bozkaya ile tanıştım. Kendisi 30 defa Hindistan'a gitmiş, 'Hindistan Gezi Rehberi' kitabının yazarı, kısacası bu işin duayeni. Kitabı almaya fırsat bulamadım ama yazarı karşımda. Babası, Yasemin ve Yunus'la birlikte güneyden, Şiraz ve Yezd' den arabayla geliyorlarmış, Isfahan'da bir gün kalıp yola devam edeceklermiş. Çok yardımcı oluyor, 'Altın Tapınak' taki üçkâğıtçı depozitocudan, bisikletli rikşawallahlara, on-on beş yıl öncesinin İran’ından Quetta otobüslerine kadar konuştuk. Akşam oldu ama hep beraber İsfahan trafiğine karışıp 'Sallanan Minare' yi görmeye niyetliyiz ama içeri giremiyoruz. Olsun, onun yerine talibi ve şirini arıyoruz.

Talibi, blenderden geçirilirmiş kavun, içine buz bazen de şeker koyuyorlar. İlk defa Tahran'da tadına bakmıştım. Kavunundan mıdır bilmiyorum ama tadı çok güzel.

Tahran'da çok denk gelmedi ama Iran trafiğine burada rastladım, gece on bir olmasına rağmen sokaklar araba dolu. Park edecek bir yer bulmak bile epey vakit alıyor.


Seyahat

Güvenlik açısından fotoğraf makinenizi tek omzunuza değil, çaprazlama asın. Üzerinde kocaman "Nikon", "Canon" yazılı fotoğraf çantaları hırsızların birinci hedefi olacaktır.